Hiçlik Krizi: Modern Zaman Hastalığı

Yemek siparişi verirken gereğinden fazla düşündüğünüz, tereddüt ettiğiniz oluyor mu? Aslında çok basit ve çok ilkel bir şey olmasına rağmen bu konuda anlamsız bir güçlük yaşıyoruz. Kesin olarak pizzada karar kılmışken seçenekleri görünce afallıyoruz, sonra başka çeşitlere bakıyoruz. Yemek seçmek artık bitmesi gereken bir işkenceye dönüşüyor. Modern insanın günlük hayatında yaşadığı bu önemsiz detayın ardında anlaşılması ve çözülmesi gereken çok büyük bir sorun var. (Buradan tüketim kültürü eleştirisi yapıp klişe şeyleri tekrar etmeyeceğim) O sorun ki bugün yaşadığımız tüm mutsuzlukların ana kaynağını oluşturuyor. Ben bunun adına hiçlik krizi adını verdim. Hiçlik krizi kendi anlamını yitirmiş, dolayısıyla hayatın anlamını da elinden kaçırmış insanların yaşadığı derin bir bunalım hâlidir. Buna sebep olan da mevcut ekonomik sistemdir.
Kapitalist sistemin belirleyici olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu ekonomik modelin işleyişi bazı kurallara bağlıdır. Her şeyin başında bu "kâr odaklı" bir sistemdir. Yani temelinde insan olmadığı için şirketlerin refahına göre yol haritası çizilir. Kış ayında montların fiyatları artar, yaz ayında aynı montun dörtte bir fiyatına satıldığını görürsünüz. Bir restorandan tüten tavuk döner kokusunu herkes duyar ama onu sadece parası olanlar tüketebilir. İlaç şirketleri her yıl binlerce aşıyı piyasa koşulları gereğince çöpe atarken aynı anda binlerce çocuk aşı bulamadığından ölür. İnsanlık onurunu ayaklar altına alırcasına bir dört duvarın bile kişilere çok görülmesi, barınmak gibi en temel ihtiyacın bile piyasa sistemine göre şekillenmesi yine başka örnektir. Dolayısıyla insan odaklı olmayan sistem ona dair her şeyi ikinci plana atmak ve olası bir insanlık talebinde bulunanları sindirmek zorundadır. Buradan da kapitalizmin bir diğer belirleyici özelliğine geçiyoruz: Bu modelde insanı insan yapan değerlerin hiçbirinin önemi yoktur. Herhangi bir şeye siz karar veremezsiniz, geleceğe dair bir yol haritası kısmen çizebilirsiniz, sistemin dışına çıkmak gibi bir şansınız da yoktur, milyoner olmadığınız sürece bu sistemin ücretli işçisi olmaktan başka bir seçenek de size sunulmamıştır. Düşünceleriniz de kapitalizmi meşrulaştırma aparatı olan postmodern düşüncenin "herkesin doğrusu kendinedir" sloganıyla değersizleştirilir. Herkesin kendine göre doğruları, inançları varsa o zaman sorgulamanın bir manası var mıdır? Yoktur. Kapitalizmin bir diğer unsuru da kolektif alanı darmaduman etmesidir ki insanlığa verdiği en korkunç zarar budur. O nedenle ayrı bir parantezi hak eder.
Kolektif alanın dağılması neden bu kadar önemlidir? İnsanın hayattaki en güçlü dürtüsü ve dolayısıyla en zaruri ihtiyacı güvenliktir. Kendisini güvende hissetmeyen insanın ne mutlu olması ne de huzura varması mümkündür. Kolektif alan yüz yıllarca bireylerin kendini mutlu ve huzurlu hissettiği yerdi. Burada bahsettiğim şey toplumsal ilişkiler, herkes için geçerli toplumsal kurallar/doğrular, yardımlaşma, kişileri ortak paydada toplayacak kolektif çıkarlar/gelenekler, ortak kültür vs. Bütün bunlar otuz sene öncesine kadar ayaktaydı ve aslında bireylere bir güvenli alan sunmaktaydı. Sovyetler Birliği'nin çöküşü ile "meydanı boş bulan" kapitalizm, neo-liberal politikalarla keskinliğini arttırdı ve sosyal medyanın da etkisiyle kolektif alana dair her şeyi yıktı. Amerikan rüyası, kendini kurtarma, çalışıp en tepeye çıkma, başkalarını geçme gibi şeyler bir anda kutsal hâle geldi. Bu ekonomik modelin öne sürdüğü "yarışma kültürü", kötülüğün ve bencilliğin insanın doğasında olduğu yalanıyla meşrulaştırıldı. Sonucunda sosyal bir hayvan olan insanın en önemli ve en hayati güvencesi yıkıldı.
Kapitalizmin etkilerinden söz ettik, burada konunun ilerleyişi açısından öze dönmek ve şu iki soruya yanıt vermek gerekecek: İnsanı insan yapan nedir? Hayatı anlamlı kılan nedir?
İnsan toplumsal ve bilinçli bir varlıktır. Bu yüzden bazı şeylere ihtiyaç duyar. Kendini değerli hissetmek bunlardan birisidir. Bunu da üreterek yapar. Buradaki üretim sadece ortaya bir eşya koymak değildir. Birey, kendinden bir parçayı somut ya da soyut bir şekilde ortaya koymalı, içinde yaşadığı topluma armağan etmeli, o parça ile bir şeyleri "değiştirebilmelidir." Bu durumda üreten ve değiştiren insan hayatı anlamlandırmak, dolayısıyla kendini konumlandırmak için gereken şeylere de sahip olur. Toplum tarafından onaylanır, bu onu "güvenli alanda" tutar, sosyal bir varlık olarak değerli bir iş yaptığını ona hatırlatır. Kıymetli ve önemli bir işin parçası olduğunu bildiği için kendini önemli hisseder. Dolayısıyla hayatı da anlamlandırır. Hayat kişinin bulunduğu konuma göre değer kazanır. Kişi kendini ne kadar önemli hissederse ve yaşamak da o derece kıymetlidir. Bu önemlilik hissini de aldığı geri dönüşler belirler. O zaman insanı insan yapan şey nettir: Bir şey üretmek, bağlı olduğun toplumun yararına bir şey yapmak ve bunların sonucunda bazı şeyleri olumlu anlamda değiştirmek. Özne ve etken olduğumuz sürece üretiriz, değiştiririz ve bu en temel ihtiyacımız olan güvenlik duygusunu ve değerlilik hissini pekiştirir. Üreten ve değiştirene insan deriz.
Kapitalizmin kolektif alanı, yani güvenli bölgeyi nasıl yıktığından bahsetmiştik. Son aşamada kapitalizm, gelir adaletsizliğini ve ekonomik yıkımı daha da derinleştirdiği için yaşamak artık bir "can telaşıyla hayata tutunmak" formuna döner. Bugün kitleye baktığınızda gördüğünüz o yoğun endişenin, paniğin ve gelecek kaygısının bir "canı kurtarma telaşı" olduğunu görürsünüz. Yanmakta olan bir evi söndürmeye çalışan insanların korku ve paniği ile bugün sağa sola koşturup kendini kurtarmak isteyen kişilerin korkusu aynıdır. Bu da piyasacı ekonomi modelinin insanlığın tabutuna çaktığı son çividir. Artık üretmek, konuşmak, sorgulamak, düşünmek vb. insani davranışların hepsi önemini yitirir.
Bugün insan hiçbir şeyde söz sahibi değildir, gidişatı değiştiremez, sözünü dinletemez, sorgulasa bile bu çabası karşılık bulmaz. Aşırı bireycilik ve yarışma kültürünün olduğu yerde bir başkasını takdir etmek de en fazla kısık sesle yapılacak bir şeydir. En önemlisi de toplumsal alanın yokluğunda bir güvenlik açığı ortaya çıkmakta ve sürekli derinleşmektedir. İşte bütün bunların genel adı hiçlik krizidir. Bizi hayata bağlayan tüm o değerler yıkılmıştır. Özneliğimiz elimizden alınmıştır, etkenliğimiz artık son bulmuştur. Üretim de artık ya mümkün değildir ya mümkün olsa bile bir karşılığı yoktur. Kapitalizmin bugün insanlara sunduğu tek şey can telaşıdır. Ya öleceksin ya kalacaksın. Hiçlik krizi insanı da hayatı da anlamsızlaştırmıştır.
Yemek söylerken tereddüt yaşama hadisesinin arkasında yaşanan olay budur. İnsana o kadar bir şey sorulmuyor, onun fikirlerine o kadar değer verilmiyor ki birey kendi karar vermesi gereken bir durum olduğu zaman bocalıyor. Çünkü buna hiç alışık değil. Kapitalizm onu sadece tüketen bir et parçasına dönüştürdüğü için aklını ve hür iradesini kullanması gereken yerde buna alışık olmadığı için zorlanıyor. Elbette bunda milyonlarca seçeneğin önüne sürülmesi de bir etken. Ancak asıl mesele insanın artık kendi iradesini kullanması diye bir şeyin yok olmasıdır. Bu korkunç bir şeydir, tersine evrimin başladığını gösterir. Hiçlik krizi insana dair her şeyi yıkan kapitalizmin dünyaya son armağanıdır.
